“Bekle beni, geleceğim Bütün gücünle bekle Karlar tozarken bekle Ortalık ağarırken Kimseler beklemezken Soluk sıkıntılarla ağırlaşan yağmurlar içinde… Tek bir haber bile çıkmasa uzaklardan Saçma da olsa bekleyişin Yalnız sen olsan bile...
O gitti. Aç gözlerini, kalk, yürü. Korkma. Yeni bir yol lazım şimdi ve yola çıkmak için cesaret. Şimdi buradaki eski sen değilsin artık. Kaybolmasan yeniden...
O vedadan hemen önce, son konuşmalarıydı adamakıllı. Biri dedi ki ötekine: “Git… Yaşamım ve isteklerim uymuyor birbirine. Suç senin değil, benim herhalde ve ne tuhaf!...
Bu büfede rakı yok mu? Neden yok? Tamam kolonya olsun. 80 derece mi? Çok iyi, sarın bunu, hastaneye götüreceğim, soru sormayı hatırlamış bir arkadaşıma…...
Yanıt alamadan ne kadar daha sorabilir insan? Çıkış nerede? Mutlaka.. ama mutlaka bir çıkış olmalı? Yok… Bu hastanenin labirentleri hiçbir yere varmıyor, üstelik her köşe...
Çaresizlik.. ne istediği bağırabilir ne de ağlayabilirdi bu yüzden hiçbir şey yapmıyor, şimdi neredeyse tesadüfen bulunduğu o yerde dineliyordu.. Kendini bir akışa bıraktığı...
“Yürürken nedense hep birbirine dolaşır gibi olurdu ayakları.”* Hep bir hata yapmaktan korkardı, bu yüzdendi uzun suskuları ve hiçbir şeyde fazlaca ısrar edemeyişi. Soruları...
Herkes sıradan bir sabahmış gibi davranıyordu. Margo o gece gördüğü rüyadan kimseye bahsetmedi, o hala anne ve babasının küçük kızıydı, öyleydi gerçekten ama rüyasından bahsetmeye...
Şimdi kimseyi suçlamıyordu, bu rüyayı kendisi görmüştü; görmek istediği için değil ya da öyle.. Bilmiyordu, belki büyümeyi merak da ediyordu önceleri.. yine de onun...
Çok uzun zamandır düşündüğü, planladığı bir şeyi yapacakmış gibi görünüyordu susarken, oysa görüyordu Margo. Görüyordu ve görmek istemiyordu. Neden? Bu yaşta biri neden sıkılır...
Sen uzaktan seversin, yakından susar. Uzaktan bir sen görürüm, yakından bir başka sen. Tuttuğum ellerin değil, soğuk bunlar, duygusuz. Öptüğüm yanağın değil, o da...